2009 yılında ülke genelinde cereyan eden politik olaylar ve gündemler, gün ışığına çıkan yeni bilgiler/itiraflar/hayatlar, yaratılan kaos ortamı, etnik kutuplaşmalar bana ‘yeni yıl’ değil de ‘yine bir yıl’ dedirtti.
Sırasıyla Kürt Açılımı, Demokratik Açılım, Milli Birlik Projesi hemen hemen herkesin gündemine oturdu. Yıllardır baskılanan, konuşulmayan bir sorun gündeme geldikçe içimizde sakladığımız tepkilerimizi hep birlikte kustuk. İçimizdeki iltihaplı yara patladı ve irinler her yere sıçradı.
Ülkedeki bu siyasi hava ile;
Umutsuzlaştık,
Sinirlendik,
Ayıpladık,
Utandık,
Enerjimizin tükendiğini hissettik,
Tartıştık,
Kavga ettik, Küfür ettik,
Hayretler içinde kaldık,
En çokta bu duyguları ben 2009 yılı içinde üstüne gidilen çetelerin ve yapılanmaların kısmen berraklaşmasıyla hissettim. En canlı duygum ise korku oldu. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesini hazırlayan Thomas Jefferson’un dediği gibi ‘En büyük korkum, soyut demokrasi sisteminin somut organlardan yoksun olmasıdır’.
Ülke içinde bizi ürperten somut olmayan organlar meğer hayatımızın her yerindeymiş bunu 2009 yılında gördük apaçık bir biçimde hem de belgeli/kanıtlı olarak. 2012 filminde bir bürokrat ‘En çok bozulduğum şey, şu elinde yıllardır kartonlarla gezen insanların haklı çıkması’ demişti.
Yıllarca bu ülkede demokratikleşmeyi isteyen örgütler ve bireyler somutlanmalar dışında en genel tabir ile ‘derin devlet’ veya ‘karanlık güçler’ diye tanımladı bu organları.
Mitinglerde, eylemlerde taşınan dövizler, kayıpların fotoğrafları ve iddiaları gün yüzüne çıktı.
Evet, muhalifler ‘bölücüler’ meğer bu ülkeyi gerçekten bölmek isteyen ülke içindeki soyut demokrasi sistemimizin içindeki soyut organları işaret ediyorlardı.
Devlet mekanizmaları bu soyut ve bir o kadar da güçlü, yaygın örgütlü ve acımasız organları işaret eden tüm yapıları hain, bölücü, terörist, hizipçi, düzen bozucu buldu ve bir biçimde susturdu.
Demokrasiden mi bahsediyorsun ‘bölücüsün sen’, hak mücadelesi mi veriyorsun ‘hangi örgüttensin’, eylem mi yaparsın ‘tutuklayın’, yazı mı yazarsın ‘dava açın’, konuşma mı yaparsın ‘hadi içeri’.
Kürt açılımı bir devlet projesi değildir hükümetin mecburi projesi olmak zorunda kaldı ve belki de mecburen bu projeyi üreten hükümet devrilecek tıpkı daha önceki hükümetler gibi. Sadece bu hükümet diğerlerine göre biraz daha netleştirdi sorunu ve kaynaklarını.
İlk kez TBMM’de ve Türk kanallarında Şeyh Sait’ten, Dersimden, Kürt tarihinden, Kürt büyüklerinden, Kürt Edebiyatından, Kürt dilinden öyle veya böyle bahsedildi.
Siyasetçilerin görevi ülkede yaşayan insanların tümünün refahını sağlamaktır. Kürtlerin sorunları siyasetçilerin ellerini kollarını bağlamaktadır çünkü devlet başka hükümet başkadır ve irade devlettir hatta görünen devletten çok devletin soyut organlarıdır.
Bu durum tıpkı şuna benzer şimdi Van’da herhangi bir kahveye veya lokantaya gidin ve ‘Kürtçe çalabilir misiniz? Lütfen’ diye sorun o yerde Kürtçe müzikleri olsa bile ‘çalamayız’ derler neden? Dersiniz ‘Patron yok’ ‘Patron izin vermiyor’ ‘Silinmiş’ derler. Şimdi hükümet serbest bıraktı yasa ile değil mi Kürtçe müziği ama o görünmeyen organlar kim çalıyor?
Kim kullanıyor bu özgürlüğü? Diye kontrol ediyor. O yüzden bu soyut organların olmadığı bir toplumda demokrasi oluşabilir ancak o kadar güçlü ve örgütlüler ki bir bakıyorsunuz biri birinin aşçısı imiş ama aynı zamanda da tetikçisi imiş.
Aydınlık bir ülke lafı çok klişe ama ihtiyacımız var böyle bir ülkeye. Öyle kolay mı sanıyoruz aydınlık günlere ulaşmak. Asla kolay değil.
Karanlıkta kalan her şeyin aydınlatılması gerekiyor ki bu sadece devlet mekanizmalarında değil kendi içimizde karanlıkta kalan ve bizi eyleme götüren kötülükler ürettiren kötü sözler söylettiren karanlık dünyamızı da kapsamakta. Toplumun düzelmesini dönüşmesini istiyoruz iyi de bu toplum kim? Bu soyut organlarda olanlar kim? Bu soyut organları koruyan kollayan kim? Tabiî ki bireyler…
Bireyler dönüşürse toplum dönüşür. Dönüşüm için kendimize bir isyan etmeliyiz önce çünkü ‘Huzur İsyandadır’.
2011 yılına yine bir yıl değil yeni bir yıl diye girme umudu ile…